23 Mayıs 2007 Çarşamba

Hakan Akçura kim mi? 'Aksak kuş' ya da oyun kurucudur kendisi

Kalabalıktı ama boğucu değildi. Müzik iyiydi, evet gerçekten iyiydi. Hatta sadece müzikleri için gelinebilir diye düşündü. Sonra renkler ve ışık ve yiyecekler ve de içecekler, kısaca hiç fena bir yer değildi. Birer kahve söylediler.

Sıradan, bilindik ve ezberlenmiş "mesaisonrasıdepresyon" itirafları ve "yeter bıktım bu hayattan" kestirip atmalarıyla akıp giden diyaloğa, karşı konulmaz tuvalet ihtiyacı son verdi. Acaba tuvalet neredeydi? Üzerinden atamadığı asosyalite kaynaklı tutukluk ve yüzüne geçirdiği "her şey yolunda" maskesiyle deneme yanılma yönteminden başka bir seçeneği yok gibiydi. Tamam işte şuradan, soldan da bir merdiven inmiyor muydu; rahatladı.

Ne kısa ömürlü bir huzur! O dikkatini, üzerinde doğru cinsiyet sembolü bulunan tuvalet kapısına yöneltmeye hazırlanırken, kafkaesk bir manevrayla kıvrılan merdiven onu bambaşka bir mekanın önünde bıraktı. Göründüğünden daha büyük olduğu duygusu veren, aydınlık bir salon. Duvarlarda asılı resimlere bakılırsa bir galeri mi burası? Gözü artık duvardaki resimlerde.

Tuvaller çift çift asılmış. Zaten isimleri de ortak. "Kendine bakan kadın", "Kendini sevişirken izleyen Jenni", "Kendinin soyunmasını bekleyen Venüs"… Gerçekten birbirinin devamı mı bunlar, çizgi roman okur gibi mi bakmalı yani, belki de sadece isimleri ortaktır. Böylesini de hiç görmemişti, hem ne gerek var ki böyle bir oyuna? Yoksa başka bir şey mi demek istiyor ressam? Ressam kimdir diye tuvallerin köşelerini kontrol etmeye başlamadan az önce ilerdeki afişi gördü. Hakan Akçura'ymış kendisi, serginin adı da "Kendi".

RESSAMIN İKTİDARI

Dulcinea Café'nin alt katında bir kültür sanat projesi olarak düşünülen "Çağdaş Sanatlar İçin Özgür Mekan"ın ilk konuğu Hakan Akçura oldu. Sergisinin ismi "Kendi". Başlangıç olarak kolaycılığa kaçma şansım varsa "farklı" sıfatını kullanacağım sergi için. Eğer yoksa, gayet geleneksel resim tekniklerinin büründüğü anlam içinde nasıl çağdaş ve yenilikçi sanat yapıtlarına dönüştüğü; bu yapıtlarla sarsılmak istenen yerleşik görme, algılama, resim okuma biçimleri ve dahil edilmek istendiğiniz "oyun" üzerine söyleyeceklerim var.

Sergi 16 tek, 8 çift tuvalden oluşuyor. İsimleri de ortak olan bu çift tuvaller ya ardışık anları ya da bir anı farklı bir köşeden, farklı bir ışıktan, farklı bir açıdan betimleyen resimler. Kendini gözleyen erkeği bir tuval sonra farklı bir açıdan görüyoruz örneğin. Bir tuvalde sevişirken gördüğümüz Jenni, hemen yanındakinde kendini izliyor. Öznelerin hepsinin "kendi"leriyle ilgili dertleri var. "Kendi"lerini izliyorlar, "kendi"lerine yapılmasını istedikleri şeyleri "kendi" başlarına bekliyorlar. "Kendi"lerine bir adım uzaktan bakabilme yürekliliğini yabancılaşmışlıkları sağlıyor bir bakıma. Şizofren makaslarla ikiye bölünmüş hepsinin içindeki tuvaller…

Resimlerde iyi betimleme, gerçeğe uydurma gibi bir iddia sezilmiyor, ama yoğun bir soyutlama da yok. Özellikle patlamaları için birlikte kullanılan renkler, çizgilerde ve fırça darbelerinde ifadeyi net kılan bir kabalık ve ilkellik seziyorsunuz. Bir de tüm bunların arasında "kötü" şakalar yapan bir çocuğun içinizi acıtan kahkahası. Bizimle oyun mu oynuyorsunuz? Çağrışım alanımızı daraltıp üzerimizde bir iktidar mı kurmak istiyorsunuz?

"Resme baktığınızda bir ilk okuma hali olur. Çift tuval sunarak ve isimlendirerek oradaki edimin adını, tarafımdan kurulmuş bir iktidar tarafından kapsanıyor bu doğru. Ama çift özne yok. Aynı iktidardan her an vazgeçebileceğim, sizin de o ilk okumaya dönme şansınız her zaman var. Evet benim için oyun da bu zaten. Bu resimlerin tüketim süreci şöyle oluyor: insanlar önce şaşırıyorlar, sonra emin oluyorlar, emin oldukları yerde yanıldıklarını anlıyorlar, kızıyorlar ve yeniden emin oluyorlar."

BOŞLUĞA KARŞI SANAT-OYUN

Hakan Akçura'nın daha önceki çalışmalarını ve ileride yapmayı düşlediklerini öğrendikten sonra o sözcükten vazgeçmek ve yazının başından beri kullanılan tüm "resim"leri bir yenisiyle değiştirmek gerektiğini hissediyorsunuz. Örneğin "iş", bunun için çok yanlış bir tanımlama olmaz. Sanat bütünüyle "ifadenin aracı" Akçura'ya göre. Neye ve kime karşı? Boşluğun ta kendisine. Var olduğunu "kendi"sine ancak böyle ifade edebiliyor. Şiir bir çığlık örneğin. Grafik tasarım, kısa film daha çok kurguyu ve doğrudan aklı kullandığı alanlar. Resim ise tam bir sentez.

"Böyle bir çağda kendilerini sanatın kimi disiplinlerinden muaf tutan "tek disiplin sanatçılarının" eksik yarattığını düşünüyorum. İmgenin geldiği yer, tüketim, yeniden üretme eğilimlerimizin geldiği yer, reflekslerimizin geldiği yer bir ayağı bir yerde, diğeri başka bir yerde olan yaratımı çağırıyor. Burada da benim "sanat-oyun" demeyi tercih ettiğim tanım oluşuyor. Oyun dilimize, çağrışıma, kırık ve aksak cümlelerimize, geçmiş ve gelecekle kurulabilecek olan bir köprüde kullanılacak en doğrudan dil bence."

Bu öyle bir oyun ki özü gereği şakacı, yalancı, kurgucu ve yararlandığı disiplinler üzerinde ciddi bir bilme gerektiriyor. Bu Akçura'nın en sevdiği zemin. Kışkırtmak hoşuna gidiyor; "işleriyle" insanların içindeki yaratıcılık yığınına çomak sokuyor. Hatta sadece sanatta değil, tüm ilişkilerini bu zemin üzerine kurmayı yeğliyor. İnsanları şaşırtmak istiyor.

Göz, görmek, göstermek, gözlemek, gözetlemek… Bunlar Akçura için önemli fiiller. Bir arkadaşı onun için "Kendini bu kadar rahat ifade edebilen tek röntgencisin" diyor. Bunu reddetmiyor belki, ama derdi başka:

"Gözleri başka bir tür kullanma biçimine çağırıyorum. Hap bir sunuş ve tüketiliş biçiminin çok kolaycı bir yolu dayattığı bir dünyada yaşıyoruz. Bunun kırılmasına dair sanat ya da sanat dışı her türlü edim insan için yararlıdır bence. Geleceğe dair çok karamsarım. Gözümüzü çok rahat kapatır ve açar hale geldik. İstiklal Caddesi'ne gelen birisi huzurlu olmayı tercih ediyorsa bir sürü şeye bakmamayı beceriyor. Bu zamanla savunma mekanizmasına dönüşüyor. Körleşiyor ve köreliyoruz." Yıllarca içinde bulunduğu aktif politik yaşamdan uzak olsa da yaşamında durduğu en politik yerde aslında Akçura.

AKSAK KUŞ, KIRIK DİZE

Estetik ve teknik açıdan sanat tarihinin referanslarına sırtını dönmeyerek aslında istediği gerginliği yarattığını söyleyen Hakan Akçura, resim tekniğini tamamen önemsiz kılmıyor. Örneğin bu sergiyi fotoğraflarla çok da rahat açabilirdi. Ama çağdaş sanatın tüm geleneksel tekniklere sırt çevirmesi gerektiğini ileri süren kolaycı anlayışla mücadele etmek istiyor.

Herkesin içinde bir sanatçı potansiyeli olduğuna inanan ve tüm yaptıklarıyla da bunu mıncıklamak isteyen Akçura söz dolaşıp "Aksak Kuş"lara ve şiire geldiğinde duruyor:

"Şiir benim için çok özel bir alan. Kendimle konuşmam gibi, kırık bir günlük gibi, çığlık gibi. O soluklarımın bana şifa veren bir yanı var. Hayatımda sanatı hiç kutsamadığım bir yerde şiiri kutsuyorum. Sanatı ve yaratımı demokratize etmek istediğim alana şiir dahil değil. Onun dilinin kadimliğini "oyun"larıma dahil etmeyi düşünmüyorum."

Hakan Akçura'nın yaratım malzemesi olarak çok zengin bir kaynak gibi gördüğü internet yakın zaman projeleri içinde önemli bir yer tutuyor. İnternet dilini, internetle kurulan ilişki biçimini çok önemsiyor. Kimliğini deşifre etmeden katıldığı dört ayrı etkinliği var şu an internette.

Bu çalışmalarından birini kısa bir süre sonra sergilemeyi düşünüyor. 1500'e yakın polis departmanı, uluslararası polis örgütleri, dedektiflik büroları ve temsili resim çizen ressam sitesinden binlerce suçlu profili toplayan sanatçı, bunların her birisini kendi öyküleriyle, ama hiçbiriyle kendi bağını kurmadan, bir portre sergisine dönüştürmek istiyor. Kışkırtmanın, şaşırtmanın ve gerginlik yaratmanın yeni yolu bu. Diğer üçünün kronik proje açlığı çekilen bir ülkenin vatandaşı olarak açıklamaktan çekiniyor. Aslında açıklıyor da açıklanmasını istemiyor. Oyun onun oyunu.

"İnternet inanılmaz zenginlikte bir kaynak. Ben ne aradığımı bilmekten ve hızımdan kazanıyorum. 900 canlı kamerayı bir gün içinde tarayabiliyorum örneğin. Yeni yüzyılın dili diye bir dert varsa ki, bu yüzyılın kendisinden değil dünyanın halinden kaynaklanıyor ve bu dil demokrasiye, özgürlüğe, barışa açsa internetin bu üçünü sunduğunu düşünüyorum."
Daha çok, daha çok oyun oynamak istiyor. Hız onun için önemli mi?

"Zamanın kendisini kısaltabilecekken verili kodları kırıp zamanın kendisini açmaktan bahsediyorum ben. Yoksa işin kendisinin çağırdığı bir hız yok. Yaratımın çok fazla içinde olan insanların kendi ilişkileri, günlük mekan kullanımları içinde var olan, parlayan ve sönen oyunbazlığı, 'zekası' ve neşeyi çağırma anının kendisi dışında hızı, yaratımlarımın sergilediğim boyutunda kullanmayacağım."

Teybi kapadım. Biz konuşurken içeri "yanlışlıkla" girdiği izlenimi veren kadın da az önce bitirdi resimleri incelemeyi. İstediğim gibi bitirebilirim bu yazıyı. Oyun benim oyunum.

Platon şairden "hafif ve kanatlı birşey" diye söz eder. "Herhangi bir şeyden esinlenip bilincini yitirmedikçe ve aklı bedeninden ayrılmadıkça bir şey keşfedemez." Boşluktan kaçmanın, boşluğu yamamanın, boşluğa yaratarak bakmanın yolu bu. Nereye ve nasıl bakmak? Oyun oynayarak belki de. Roland Barthes, "Camera Lucida"da potansiyel çılgın olarak görür "bakış"ı. Aynı anda hem gerçeğin, hem de deliliğin etkisi vardır bakışta. Hatta emindir Barthes: "Kim tam gözümün içine bakıyorsa delidir." Kafam karıştı.

Pınar Öğünç, Artı Haber, Ekim 1998

Claire-Lyse Bucci'den (Katalog)

“Artık hiçbir şey görülemez ya da açığa vurulamaz değil.” Yaşadığımız “Gösteri Basın” ve “Reality Show” döneminde, gitgide gizliliğin, özelliğin alanı daralıyor.
Özel yaşamı, her zaman daha çok ve daha geniş açıyla ortaya çıkaran bir imge çoğalması karşısında, birey, imgeyi delme, ötesine gitme ve son kartını oynayıp kurtulma arzusuna taşındığını hissediyor.
Sanatsa, imgeyi kullansa da, sanatı yapanların ve görenlerin bakışını, tüm imgelerin ötesinde üçüncü bir göze yöneltiyor.

ÖZ, görme eyleminin altını çizmenin bir yolu oluyor; görüş darlığının sıkışık bir çerçevesi değil de, keskinliği oluyor; dışındakileri reddetmeyen, çevresini betimleyen sınırlı bir düzlem gibi.

Bir hazırlık meydanını andırırcasına, ÖZ, buranın, şimdinin ve tüm başkalıkların güzelduyusuna (estetiğine) dönüşüyor… Eksik, parçalara bölünmüş öyküler, parçalar olduğunca başlangıçlar, zamanın herhangi bir kesitinde gelişmemiş ya da anlatılmamış bölümler, belirsiz algılayışımızı yoklayan soruların çokluğunca beliriyorlar.

Böylesi bir gizin olasılığı, biray olgusunun ve çoksesli bir okumanın imkanlarını ortaya çıkarıyor. Bu giz, sanat eserine ait gizemin de eğretilemesini temsil ediyor.
Bir kesit sanatın.

Claire-Lyse Bucci

Hakan Akçura'dan (Katalog)

Sanat tarihi, yüzyıllarca, sanat nesnesinin tekliği ile birlikte içeriğinin tekliğini de, en temel kabul ve değer cümlelerinden biri olarak taşıdı, savundu. Onun için “sanat nesnesinin tekliği” kadar, “o anın tekliği” de kutsaldı…

Çağdaş sanatta, çoğaltımı bir tepki biçimi olarak seçen sanatçılar, sanat nesnesinin tekliğine biçilen bu değer ile savaştılar. Sanat nesnesinin içerdiği “kimliklerin”, “zamanın”, o çerçeve içinde sunulan tekliklerinin dokunulmazlıkları ise, genel olarak onlar tarafından da korundu.

Yine bu sanatçılar, sanat nesnesinin tekliğine değer biçen anlayış ile savaşırken, bu değer biçiminin anavatanı klasik resim tekniklerine de cephe aldılar. Çoğaltımı, doğası gereği yöneldikleri özgün baskı teknikleri ile savundular.

“Kendi…” sergisini oluşturan bu seri, bu tartışmada farlı bir zeminde yeralmayı, önermesini farklı bir yerden sunmayı seçiyor.

Sanatımda gözetlemeci bir gözü zaman zaman kullandığım doğru… İlki, 4. İstanbul Bienali’nde sergilenen “Pencere” isimli işimde karşılığını bulan bu gözün, yaratımımda güçlü bir yeri var.

“Kendi…” serisini oluşturan seri de, yine “Pencere”de olduğu gibi, değişik zaman ve ışıkta, aynı yerde bulunan figürlerin farklı durumlarıyla bir sanat-oyun kuruyor. Ama bu kez onları, tuvalden tuvale bakıldığında birbirleriyle, her dizide tek bir isimle aktarılan içeriklerine bakıldığında ise “kendileriyle” ilişkilendiriyor.

“Kendi…” serisi, hem sanat nesnesinin tekliğine ilişkin, hem de sanat nesnesinin içeriğinin tekliğine ilişkin sıkça tartışılmayan kabul cümleleri ile oyunbazca savaşıyor.

Bu savaşın kavramsal bir niteliği olsa da, geleneksel bir resim tüketiliş hazzının alınmasını engellemedim. Bunu sağlayabilmek için, boya-fırça-spatül-tuval dörtlüsünün belirlediği bir resim tekniğini özellikle seçtim.

Bu çoğaltımı, resim sanatının teknik referanslarını tartışmasız kullanarak yapmamın nedeni ise açık: Bu gerginliğin kendisini, bu arada-kalmayı ve izleyicilerle yeniden üretilecek o bilemeyeceğim yüzlerce sonucun potansiyelini seviyorum; bu çatışmayı doğru buluyorum.

Rimbaud’nun bu yüzyılın başlangıcında haberini verdiği, yaşlı ve “her birimizi aynı zamanda bir başkası kılan” kimliğimizin, bu serginin önermesinin ucu açık kalan cümlesini de kapatacağına eminim.

Yeni bir bin yılın şafağında…

Hakan Akçura

Katalog kapağı ve sergi sürecinden...

Kendine bakan kadın (yeşil)

Kendini gözleyen erkek (siyah)

Uzanıp da kendine dönen kadın (yeşil)

Kendisiyle arasına babasını sokan çocuk (turuncu)

Kendine sunacağı çayı bekleyen kadın (kırmızı)

Kendini azarlayan Jenni (siyah/beyaz)

Kendini sevişirken izleyen Jenni (kahverengi)

Kendinin soyunmasını bekleyen Venüs (beyaz)